Yalnızlığın İç Çekişi UMUT

 


Birde Dilsizsen! 

Bazen yokluk sarar etrafını.  Sevgi yokluğu, şefkat yokluğu, anlayış yokluğu anlaşılmama yokluğu. O kadar yokluğun içinde varlığını bir türlü kanıtlayamazsın.  Kulaklar sana sağır, gözler sana kördür. Maddi yokluksa en kolayı, ama oda yokluk işte vicdanı susturan yokluk! Zavallı Gülcihan bunca yokluğun arasında var olma savaşı veriyordu. Dayısı ve yengesinin hor gören bakışları altında eziliyor kendini işe veriyordu. Ogün yine çamaşır günüydü. Diğer kadınlarla bir oldu dereye gitti. Kadınlar onunla fazla konuşmazdı. Dul olduğu için sevmezlerdi.
” Kim bilir ne yaptı da kocası gitti, o çocuk meğer kocasından değilmiş. Allahtan öldü de kurtuldu yoksa kim bakacaktı bunu piçine”   Acımasızlığın bütün harfleri dedikodunun alfabesinde toplanmış yeni cümlelerle silahlanıp var gücüyle saldırıyordu. Hele birde dilsizsen suskunsan, hüküm belliydi. İntihara sebebiyete kadar varırdı işin sonu.
Muhtarın karısı Hatice Hanım onun haline acır, zavallıyı elinden geldiğince korumaya çalışırdı.Kadınlar derede çamaşır yıkayadursun köyün kanı deli akan gençleri ve uçkurları düğüm tutmayan serserileri ağaçlıkların arasında kadınları, kızları izlerlerdi. İçlerinden köyün ileri gelenlerinden Mahmut ağanın oğlu Hasan da vardı. O da Gülcihan’ı süzüyordu.
Gülcihan her şeyden habersiz ateşi yakıp kazana su doldurdu. İçine beyazları atıp kaynamaya bıraktı. Diğer çamaşırları derenin kenarında ıslatarak tokaçla dövmeye başladı. Arada anlını terini silmek için soluklanıyor ağrıyan belini dinlendiriyordu. Kaynayan beyazları da elinde çitileye çitileye sakız gibi yaptı, güzelce duruladı. Çamaşırları bitiren Gülcihan muhtarın karısına yardıma gitti. Nasılsa onunla dönecekti. Birlik olup hallediverdiler. Gülcihan köylünün en ufak bir kıvılcımdan yangın çıkaracağını bildiği için muhtarın karısıyla gidip geliyordu.  Gülcihan’la Hatice Hanım birlikte derenin kenarında ayrıldı. Hatice Hanım, yengisini sordu.  “Halime nasıl, yüklü olunca pek nazlıdır şimdi.” Eskiden de pek sevmezdi Halime’yi, şimdi birde bu garibe eziyetini gördükçe hınç doluyordu ama elinden bir şey gelmiyordu.
“İyi Hatçe Abla, soranlara selamı var.”
“Aman eksik kalsın onun selamı. Hala yatıyor mu o?”
“ Bebeye bişey olmasından korkuyor zağar.”
“Öyle yatarak olur mu, hepimiz çocuk doğurduk. Hareket berekettir. Ben ikinciyi tarlada doğurdum. Ah kaynanam rahmetli göbek bağını taşla kesiverdiydi. Şimdi sana daha çok yüklenir haspam.”
Sağlık ocağının oraya vardıklarında Hatice’nin aklına tokaç geldi sağına soluna çamaşırların üzerine baktı yok.
“Kız ben tokaçı derede unuttum. Dur kimse almadan gidip alayım geleyim, sen git bekleme beni” dedi.
“Ben bir koşu gider alırım Hatçe abla” diye cevap verdi Gülcihan.
“Yok şimdi geç kalırsan dayın bişey der, kavga ettirme beni onlarla, sen geç kızım ben alır giderim evime” dedi. 
Hatice Gülcihan’ın yanından ayrılır ayrılmaz uzaktan onları takip ede bir çift göz gülümsedi.
Gülcihan güzel bir kadın değildi ama alımlıydı. Boyu uzundu, esmer tenli, hafif çekik kahverengi gözleri vardı. Üçgen bir yüze sahipti, çıkık elmacık kemikleri küçük bir burnu vardı. Neredeyse hiç dudağı yoktu. 
Hasan'ın gözündeyse Gülcihan’ın bu kadar çekici olmasının sebebi dul olmasıydı. Yoksa köyde kız mı yoktu.
 Arkasından sessizce yaklaştı ve “ yardım edeyim, yükün ağırdır dedi.”
Hasanın sesiyle irkilen Gülcihan, “gerek yok “ deyip adımlarını sıklaştırdı.
Hasan “ dur ya iki çift laf edelim “dediyse de, Gülcihan çoktan koşmaya başlamış Hasan’ı duymamıştı.
Korkudan evin önüne kadar koşan Gülcihan nefes nefese duvara dayandı. Nefesi normalleşince içeriye girdi.
 “Anne bizim evde kukla mı var? Nerede ?” Elif’ti bağıran. Soluk soluğa baktı kızının yüzene. Sanki Hasan biraz önce arkasındaydı, o bahçe duvarına yeni yaslanmıştı. Onu geçmişin içinden çıkran Elif’e sıkı sıkı sarılmak istedi. Bakışlarıyla, kokusunu içine çekip, saçlarını okşadı. Dili ise ona itaat etmeyerek söze ” kukla mukla yok." diye başladı." Bütün evi dağıtmışsın zaten. Nereden çıktı kukla? “ diyerek bitirdi... 

Yalnızlığın İç Çekişi UMUT

Öpsene Yaramı Geçsin...
Elif’in sol gözü şişmiş tamamen kapanmıştı. Abisi okuldan geldiğinde kardeşinin gözünü gördü ve çok üzüldü. Hemen kırmızı bisikletinin arkasına Elif’i atıp mahallede tur attırdı. Elif abisini sıkı sıkı tutup kafasını arkaya atmış kıkır kıkır gülüyordu. Abisiyle bu bisiklet turlarını çok seviyordu. Caddenin sonundan sağa  Ekrem Bakkalın olduğu sokağa döndüler. Abisi cebinden bozuk para çıkarıp Ekrem bakkaldan iki tane  kırmızı horozlu şeker aldı. Şekerleri Elif’e teslim edip yavaş yavaş evlerine doğru sürdü.
Eve vardıklarında babası çoktan gelmiş  amcasının yanına gitmişti. Cem ve Elif hemen ellerini yıkadılar. Şekerlerini açıp merdivene oturarak yemeye başladılar. Elif abisine yatır dededen bahsetmişti. 
"Korkulacak birşey yok abi, bana dile benden ne dilersen diye sordu, hem yumuş yumuş bir dedeydi."
" Sen neden bu kadar korktun ya?" diye sordu Cem.
" İlk görünce çok korktum ama bana zarar vermeyince korkmadım. Hem bak merdivende oturuyorum korksam oturur muyum hiç. Keşke bir sürü çikolata dileseydim. Tekrar gelir mi acaba? "Aslında tekrar gelmesi fikri onu çok korkutuyordu ama abisine çaktıramazdı.
Abisi tebessüm ederek küçük kardeşinin saçlarını okşadı. Babası hışımla önlerinden geçince ikisi de anlaşmış gibi suspus oldu. Babaları belli ki çok sinirliydi.
Gülcihan çocukları yemekten önce şeker yedikleri için payladı, sonra hemen sofrayı koydu. Hep birlikte  sessizlik içinde yemeklerini yediler. Babası sofrada konuşulmasına çok kızardı. Yemek kalkınca Elif’te  abisinin yanına oturmuş kitaplarına bakıyordu. Babası
Amcasının yanından geldiğinden beri karının kuklası olmuş diye bağırıyordu. Elif önce şaşırdı sonra evde kukla araya başladı. İlk iş çaktırmadan babasının oturduğu somyanın altına bakmak oldu. Abisinin yanından apalayarak somyaya ulaştı, örtüyü kaldırıp sessizce altına süzüldü. Kukla falan yoktu, yine aynı geldiği yoldan çıktı ve direk kapıya ulaştı. Kapının kolunu usulca açtı bir yandan da homurdanan babasına bakıyordu. Tam kapıdan çıkarken annesiyle çarpıştı. Hemen yanından fırlayarak salona kaçtı. Annesi arkasında bağıradursun o karşı odaya geçip ışığı yakmıştı bile. Orada da bir somya vardı, hedefi oranın altıydı. Vakit geçirmeden eğilip altına baktı ama orada da çıkmadı. Sıra yüklüğe geldi, kapağını açıp yataklara yorganlara tutunarak en üstüne çıktı ama sonuç değişmedi. Tekrar aşağı nasıl ineceğini düşünürken dengesi bozulan yorganlar altında kayarak yer düştü. Elif için asansör görevi yapan yorganları öylece bırakıp annesi görmeden odandan çıktı. Arka odaya girip hızlıca yatağın altına baktı orada da yoktu. Merdivenin başında durup yukarı çıkma konusunda kendini yokladı. Ama Yatır Dede ne kadar tonton bir dede olsa da Elif hala korkuyordu. Hem zaten evde kukla yoktu olsa Elif oynardı. 
İyice uykusu gelince cesaretini toplayıp babasının yanına gitti. Babası başını kaldırıp Elife bakınca duyulur duyulmaz bir sesle" Babacım gözümü öper misin? Sabaha şişi geçsin." dedi. Babasının yüzündeki yumuşamayı, gözlerindeki öfkenin yerini şefkate bırakmasına şahit oldu. Kendiyle gurur duyan Elifçik, Babasına da gözünü öptürüp rahat bir uykuya daldı.

Çocuklar uyuyunca karıkoca baş başa kaldı. Gülcihan çayları tazeledi. Eline işini almış kaş altından kendi kendine homurdanan kocasını izliyordu. Ahmet’in evinden geleli beri böyleydi. Ne olmuştu acaba? Sorsa olmazdı, zaten kocası anlatmazdı. Neyse iki kardeş arasında nasıl olsa kendileri hallederler dedi sustu.
Sabah Elif uyanınca ilk işi ayna bulup bakmak oldu. Hayal kırıklığı içinde gözünün hala şiş olduğunu gördü. Belki de sadece babasının öpmesi yetmiyordu, annesinin de öpmesi lazımdı. Ya da bazı yaralar öpünce geçmiyordu.

Yalnızlığın İç Çekişi UMUT

SÜKÛT
Elif’i ağlayan sesini duyunca “yine ne oldu acaba” diye söylendi. Sol gözünün kızardığını görünce arı soktuğunu anladı. Hemen acısını alsın diye çamur karıp sürdü. Çok yaramazdı Elif, daha birkaç gün önce erik ağacındaki bir tele karnından takılmış, çığlık çığlığa bağırmıştı. Koşarak kızını oradan kurtarmış, moraran karnını merhemle ovmuştu. Gün geçmiyor ki bu kız başını derde sokmasındı.
Gülcihan’ın kendi derdi kendine yetiyordu. Yeni eltisi Semiha pek fettan çıkmış, her şeye karışıyor her şeye laf ediyordu. Hiç bir şeyi beğenmiyordu. Zavallı Gülcihan’ı sessiz bulmuştu zağar. Oysa Gülcihan’ın susmasının tek sebebi ortalık karışmasın diyeydi.
Elif avluya  kırıntı döküyormuş. Anası olarak avluyu niye süpürmemişmiş. Kafasında bin bir düşünce ile yeni eltisiyle çatışıyordu.
“Al eline kendin süpür, evet benim kızım döküyor ama elif daha küçük, ne olur sanki süpürüverse? Hayır, güzellikle söyle bari. Alttan bakmalar, bıyık altı gülmeler.  Haspam küçük dağları o yaramış sanki” Anlaşılan yeni bir sınavın başındaydı.
O sırada gözü Elife takıldı, oturmuş verdiği leblebileri tek tek ağzına atıyordu. Buncacığın döktüğünden ne olacaktı ki?
Kocası gittikten sora ortada kalan Gülcihan dayısı ve yengensini evine sığındı.  Yaraları daha tazecik bir çare ne derdini anlatabildi ne de onların kendisiyle ne derdi var anlayabildi.
Sabah kalkar, kahvaltıyı hazır eder onlar yedikten sonra sofrayı kaldırır hemen bir iki zeytin ekmek atıştırır, bulaşıkları yıkardı. Evleri süpürüp siler öğlen yemeğini hazır ederdi. Öğleden sonra ya keçileri güder ya da tarlayı çapalardı. Ekim zamanı eker, hasat zamanı biçerdi. İkindi üzeri hemen akşam yemeğine koyulur, bitince yengesine kahve pişirir, kahvehaneden gelen dayısının ayaklarını yıkar kururular ve sofrayı kurardı. Haftada bir gün kazanı kaynatır çamaşır yıkardı. Ekmek bittikçe tandırı yakar, hem ekmek açar hem pişirirdi. 
Zavallı durup nefes almaya bile vakit bulamazdı. Aslında iyi oluyordu onun için, durduğu anda evlat acısını ciğerlerinde hissediyor, nefesi kesiliyordu. Allah kimseye evlat acısı vermesindi. Her şeye katlanıyor ama o boğazında ki düğüme, yüreğindeki yüküne, ciğerlerindeki yangına dayanamıyordu.
Bazen boğazına kadar gelen acıyla, bağıra bağıra ağlayarak derdini anlatmak istiyordu. Sonra dayısının yengesini davranışlarını düşününce vazgeçiyordu. Ne gerek vardı öyle acı dolu cümleler kurmaya? Elemden kederden bahsetmeye ne gerek vardı? Gözlerinde görünmüyor muydu içinin karanlığı. En iyisi sükût etmekti yine!
Dayısı Gülcihan’ı başına kalmış dul kadın olarak görüyor, uğursuz sayıyordu. Yengesi onun kendilerine külfet olduğunu düşünüyordu. Bir boğaz bir boğazdı onalar için.  Onlar rızık verenin Allah olduğunu unutmuşlar yetim öksüz hakkı gözetmeksiniz garibanın acısını hiçe sayıyorlardı.
Gülcihan geçmişin acısı ile bir ah çekti.
” Yaşanılan hiç bir şey geçmişte kalmıyor maalesef. Yapılan şeyler, söylenen sözler, hor gören gözler insanın içini aynı yerden defalarca kanatırken,  yıllar sonra denilen keşke bir işe yaramıyor. Vicdan öyle bir kitap ki okuyan herkesin elinde kalıyor!” diye düşündü. Kendi sesiyle irkildi.  Bunu yüksek sesle mi söylemişti?
Gözleri gayri ihtiyari küçük kızının gözüne takıldı. Sol gözü şişmişti yavrunun.
 “Anne bu gözüm görmüyor, çok acıyor ” dedi.
Gülcihan o an kızına sarılıp o gözlerini defalarca öperek geçecek demek istedi ama ağzından “yaramazlığın sonu bu olur “sözleri döküldü.