15 Ekim 2020 Perşembe

İçim Dışım Dört Mevsim




Baharı seviyorum Azizim.

Sardunyaları, sümbülleri, hercai menekşeleri renk renk buram buram seviyorum.

Gülün dalına konan bübüllerle şarkı söylüyorum.

Yeşili seviyorum, dalıma kuşlar konsun istiyorum! 

Orman yollarını seviyorum, nefes nefes içime çekiyorum.

 Maviyi seviyorum,  rengarenk  uçurtmalar uçuruyorum.

Ben gökkuşağını seviyorum Azizim, her renginde bir hayal kuruyorum.

Güneşi seviyorum, sıcağını iliklerime kadar hissediyorum. İçim ısınıyor, baktıkça gözlerim kamaşıyor.

Nehirler gibi çoşuyor içim, her bir çiy tanesiyle yeniden doğuyorum. Ben toprağı seviyorum Azizim. Onun gibi kokuyorum! İçim sıra filizleniyor umudum. 

Sarısını seviyorum sonbaharın, cevizin yeşilini, gazelin kahverengini...

Sonbaharı seviyorum Azizim, dökülse de yapraklarım yeniden yeşerecek biliyorum.

Kışın beyazını, içimi titreten ayazını, yüzüme yüzüme vuran rüzgarını seviyorum.

Ben sevmeyi seviyorum Azizim!

9 Ekim 2020 Cuma

Yalnızlığın İç Çekişi UMUT


Güz değdi sanki dallarına!

 

  Kapattı gün yüzü görmemiş ömrünün perdelerini! Kader ilmek ilmek dokudu yalnızlığı, içine işledi kimsesizliği. Belki de uyuşmuştu artık. Ne bir duygu kırıntısı, ne bir heyecan! Sadece yüreğinde kocaman bir ağırlık vardı.  Güz değdi sanki dallarına!

  Hatice Hanımın bulduğu kısmete ne kim diye sordu, ne neresi dedi. Kaderin rüzgârına kapılmıştı bir kere, boyun eğmeyecekti de ne yapacaktı.

  “Adı Medet’miş, daha önce evlenmiş ama karısı ölmüş. Bi başına kalmış. Senin gibiymiş oda çocuksuz. Yani sapsız üzüm kızım. Evlen yuvanı kur. Erini bil. Buralardan uzak, senin için daha iyi. Ankara da Beypazarı’nda oturuyormuş. Yarın bir gün Hasan gelip seni tekrar rahatsız edemez kızım. Var yuvanı kur. Bizim Gelinin anasıgil tanırmış bu Medet’i. İyi insan dediler. Evi de varmış, parası da rahat edersin.” dedi muhtarın karısı.

“Tamam Abla, sen ne dersen O “dedi Gülcihan.

 Hatice Hanım hemen haber saldı, gelsin kızın gönlü var dedi. Ne Gülcihan Medeti gördü, ne Medet Gülcihan’ı! Birbirlerine gönülleri vardı ya daha ne olsundu.

  Yengesi de dayısı da sevindi bulunan kısmete. Bir boğaz eksilecekti nede olsa. Hem köy yavaş yavaş konuşmaya başlamıştı.

 Medet, yüreğine kuş koymuşlar da kanatlanıp gidecekmiş gibi heyecanla haber bekliyordu. Bir taraftan çok korkuyor, diğer taraftan bahtıma ne çıkarsa diyerek kadere boyun eğenler kervanında başı çekiyordu. Haber gelir gelmez rahatladı. Abisine haber vermeden düştü Anamur yollarına. Kız istemeye gidiyordu.

 Gülcihan günlük işleriyle uğraşırken kapıda Muhtarla, Hatice Hanım ve sarı saçlı yeşil gözlü orta yaşlarda bir adam göründü. Gülcihan hayırlı kısmetinin geldiğini anladı. Tuhaf bir duygu sardı içini. Bu yabancı adam onun kocası olacak ve beraber bir ömür aynı yastığa baş koyacaklardı. Belki bu da ilk kocası gibi çıkacak içip içip dövecekti ya da Hasan gibi bir zalim olacaktı. Peki ya iyi bir insan çıkarsa? İşte onun muhakemesini yapamıyordu. İyi erkek nasıl olur nasıl değer verir hayalini kuramıyordu.

 İçeri buyur etti misafirlerini. Daysını çağırmaya komşunun oğlu Memişi kahvehaneye gönderdi. Kendi de başı önünde sessiz sedasız oturdu yanlarında. İçeride sessizlik hâkimdi.  Dayısı gelince Gülcihan kalktı. Mutfağa kahve pişirmeye gitti. Geri döndüğünde Muhtar konuşuyor diğerleri dinliyordu.

 “Medet’i sorduk soruşturduk, kimse kötü demedi. Kazancı da iyi, abisi ile aynı avluda evleri varmış. İki gariban bunlar yuvalarını yapalım, sevaplarını alalım dedik düştük yola. Sen ne dersin Hamdi,  Allah’ın emri peygamberin kavliyle Gülcihan Hanım kızımızı Medet oğlumuza istiyoruz.”

  Dayısı boğazını temizledikten sonra “Gülcihan Yeğenim bana ablamın emaneti. Başından bir evlilik geçmiş sonrada bize sığınmıştır. Evimizde bize can yoldaşı oldu. Amma velâkin nereye kadar bizimle kalacak, bir evi bir yuvası olsun bende isterim. Allah mesut etsin verdim gitti.” Dedi.

 Gülcihan can yoldaşlarına kaçamak gözlerle baktı. Onlar çoktan düğün kurmuşlar Gülcihan’ı gelin etmişlerdi. Kaşlarının altından Hatice ablasına baktı. Şefkat, acıma ve korku barındıran bakışları üzerindeydi. Hatice Ablasına tebessüm ettikten sonra bakışlarını Medet’e kaydırdı. Bakışları karşılaşınca utanıp önüne kaçırdı.

 

 

  Belki içinde kelebekler uçmuyordu ama bu yeni yol onun umudu olacaktı. Hayallerini düşündü. Nasıl bir hayat istiyordu Medet belki iyi bir eş olurdu, belki çocukları da olurdu.  Bugüne kadar yaşadığı hayat ona hayal kurma imkanı bile vermemişti. Kendi kendine gülümsedi Gülcihan, onca hengâmede kendine hayal kuracak zamanı bile olmamıştı.

 “Belki” dedi Gülcihan! Belki bundan sonra hayal kurabilir hatta gerçekleştirebilirdi.

 “İki can bir olunca, benlik ortadan kalkarmış. Gönül sevdiğini bulunca, kuru dal bile çiçek açarmış…" dememiş mi  Mevlana? Kim bilir belki de…

 Herkes ona baktığını fark edince yüzü kıpkırmızı kesildi. Aklından geçenleri sesli mi söylemişti acaba? Hocanın sesiyle tekrar irkildi.

 “Kabul ettin mi?”

 “Ettim.” dedi Gülcihan!

 “Ettin mi?”

 “Ettim.” dedi Gülcihan!

 “Ettin mi ?”

 “Ettim.” Dedi ve yan gözle Medet’e baktı. O Gülcihan’ı çoktan eş olarak kabul etmişti. Şimdi bu yanındaki yabancı kocası olmuştu.

Kaderin yine rotayı çizmiş, Medet ve Gülcihan’ı bilinmez bir yola düşürmüştü.

1 Ekim 2020 Perşembe

Yalnızlığın İç Çekişi UMUT

 




Kırmızı uçurtma hayallerde kaldı!

Güneş ışığının dans ettiği bir sabaha gözlerini açtı Küçük kız. Ellerini havaya kaldırıp gerindi, yüzüne bir gülümseme yerleşti. Tek hamleyle üzerindeki battaniyeyi attı ve pencereye koştu. Dışarıda hava pırıl pırıl, gökyüzü olabildiğine maviydi. Küçük kızın içine mutluluk düşüncelerine bir masumiyet doğdu. 

 Gözlerini kapatıp kendini hayallerin kollarına bıraktı. Elinde ip kırmızı bir uçurtma sallandırıyordu gökyüzünde. Arkadaşları Hayriye, Leyla ve bir avuç dolusu çocuk Arnavut kaldırımlı sokakta koşuyor, mutluluk sesleriyle mahalleye can veriyorlardı. Uçurtmayı serbest bırakıp arkadaşlarına katıldı. 

  Olabildiğine çocuktu sokaklarda. Bütün kaldırım taşları şahitti özgürlüğüne. Gökyüzü eşlik ediyordu  şen kahkalarına ve güneş ışıl ışıl gülümsüyordu yüzlerindeki masumiyete.

 Annesinin sesiyle ayrıldı arkadaşlarından. Toparlanıp yanına gitti.

“Yüzünü yıka gel, kahvaltıya yardım et “dedi annesi. Hamur yoğurmuş pişi için tavaya yağ koyuyordu. Elif’in sabah sabah bütün enerjisi gitmişti. İsteksizce ayrıldı annesinin yanından.

 Artık büyüdün diyordu annesi; elin hamura değsin, ev işi öğren diyordu. Yaptığın banaysa öğrendiğin kendine diyordu. Annesi bunları derken onun aklı fikri sabah hayalini kurduğu uçurtmadaydı. Ne çabuk büyümüştü. O büyümeyi hiç istememişti ki. Hem abisi ondan iki yaş büyükken hala sokaklarda özgürce bisiklet sürebiliyordu. Bu hiç adil değildi.  Annesi ile birlikte kahvaltıyı hazırlayıp sofraya kurdular.

 Hep birlikte sessizce kahvaltılarını yaptılar. Babası sofrada konuşulmasını şakalaşılmasını sevmezdi. Bazen Elif’le Abisi birbirlerine zeytin çekirdeği atarak savaşır, babaları da enselerine tokadı basardı.

” Nimetle şaka olmaz “diye sofradan kovardı.

 Bu büyükler hiç mutluluktan anlamıyor diye düşünürdü Elif. Yemek yerken, konuşurken, yürürken yaptıkları her şeyi suratlarını asarak yapar buna da olgunluk derlerdi. Babası abisini ne zaman gülerken görse yılışma diye kızar arkasından “ ciddiyetini muhafaza et çocuk “derdi. Oysa gülmek çok güzel bir şeydi. Annesine hiç söylemezdi ama annesini arada gülümserken yakaladığında Ona ne kadar yakıştığını düşünürdü. Aman bu büyükler ciddiyetlerini muhafaza etsinlerdi. Elif hep gülecekti. 

 Kahvaltıdan sonra annesine yardım etti. Bittiğinde tam kaçacaktı annesine yakalandı.

 “ Elif haydi çarşıya gidelim de koka alalım. Ayşe Teyzen sana havlu kenarı başlayacak. Şimdiden öğren yarın el evine elin boş mu gideceksin?” Dedi.

 Ayşe Teyzesi yan komşularıydı. Sürekli elinde tığ sürekli dantel örer, oya örer, kızının çeyizine koyardı. Kızı Aslı, Elif’ten iki yaş büyüktü. Daha şimdiden iki sandık çeyizi vardı. Ayşe Hanım Gülcihan’ı çağırıp, sandıkları açıp tek tek göstermişti.  “Bu Fiskosu, bu masa örtüsü, bu televizyon örtüsü, bu patikleri, bu tülbentleri, bu kaynanasına, bu görümcesine, bu eltisine bu damat bohçası” dediği zaman Elif kahkahayı basmıştı. Ayşe Hanım da ağzının içinden “münasebetsiz” deyip sandığı kapatmıştı.

 Elif O gün annesini ile birlikte çeyizciden renk renk kokalar aldı. Dönüşte Ayşe teyzesine gittiler. Ayşe Hanım, önce kısır yaptı sonra çay ikram etti. Ardından Elif’e zincir çekmesini öğretti.  Baktı Elif kolay öğreniyor,  sutaşı başlayıp eline verdi. Bundan sonra okuldan geldiğinde elinin işini yapacaktı.

 Gece yatağına yattığında sessizce “yatır dede ne olursun geri gel, ben büyümek istemiyorum. Bana yardım et” dedi. Gözlerini kapattı ve sabah düşlediği hayaline sarıldı yattı. Kırmızı uçurtması hayallerinde asılı kaldı.

3 Eylül 2020 Perşembe

Yalnızlığın İç Çekişi UMUT

 



   Yeni bir Umut 

 Karanlık insanın içindeyse gördüğü her şey kasvetlidir!

 Hayat bütün renklerini kaybetmişti. Onun için tek bir renkten ibaretti. Geçmişi ve geleceği kocaman kapkaranlık bir boşluktu.

  Yine aynı yerden aldığı yarasıyla ölmeden sürünmeden kimseye bir şey diyemeden ayağa kalktı. Güçlü olmak zorundaydı. Kimse için değil, hala nefes aldığı için güçlü olmalıydı. O bir savaşın kurbanıydı, başının üzerinden geçen her bir kurşun için dilek tutmalıydı.  Tutmalıydı ki hayatta kalabilsin! Gülcihan’ın yalnızlığı umudu olacaktı, içini çektiği her yerde, yeni bir umut yeşertecekti.

  Uzun süre evden çıkmadı. Yengesinin bütün kaprislerine eziyetlerine sustu. Zaten içine kapanıktı şimdi tamamen hayattan kopmuştu sanki. Hasandan ne bir ses ne bir soluk duydu. Zaten beklemiyordu da.  O bu tecavüze sessiz kalmalıydı. Ağzını açsa, kimsesizliği bu tecavüze namussuzluk dedirtecekti.

   Yengesinin sancısı tuttuğunda Ebe Anayı çağırmak için koştu. Soluk soluğa kapısına dayanıp yengesinin doğumun başladığını söyledi. Ebe ana hemen sırtına torunu, ayağına lastiklerini geçirdi. Yola düştüler.

  Eve vardıklarında Muhtarın karısı Hatice başındaydı. Halime o gün bağıra çağıra doğum yaptı. Zor bir doğumdu ama bebeğini sağ salim kucağına aldı. Nur topu gibi bir oğlandı. Gülcihan’ın aklına kaybettiği bebeği geldi. Yüreğinde bir sızı hayran hayran bebeğe bakakaldı.

  Doğumdan sonra Gülcihan el kadar bebeğe nasıl bakarım diye korkuyordu ama beklediği gibi olmadı. Halime bebeğe bırak bakmasını, dokunmasını dahi istemiyordu. Ne zaman Gülcihan’ı bebeğe yakın görse tersleyip kovuyordu. Yaşadığı onca şeyin üzerine birde bebeğe her baktığında acısını daha derinden hisseden Gülcihan’ın canına tak etti. Yengesinin sinirlenip evden kovduğu bir gün muhtarın karısına gitti. Her şeyi tek tek anlattı.

  Muhtarın karısı duyduklarına nutku tutuldu. Şu biçarenin yaşadığı onca acıyı yüreğinde hissetti. Nefes almadı. Ağzından alev çıkarırcasına Hasan'a bedduaları sıralıyordu. “ah boyun posun devrilsin Hasan, teneşirlere gelesice” bir taraftan da ”nasıl etmeli, seni nasıl buradan kurtarmalı “diye akıl yürütüyordu. O gün gece ikisine de uzun oldu.

  Sabahı sabah etti Hatice, sonunda çareyi buldu. Gülcihan’ı kendi gibi dul çocuksuz bir adam ile everecekti. Buradan çok uzağa gelin verecekti.

27 Ağustos 2020 Perşembe

Yalnızlığın İç Çekişi UMUT

 


Neredesin Yatır Dede?

  Ev dediğin taş yığını değil miydi? Elif için hiç fark etmezdi. Ha cumbalı olmuş ha bahçeli olmuş. Akşam olduğunda,  annesi, babası ve abisiyle otuyor meyve yiyordu ya: İşte ev buydu! Hem bu yeni evlerinde Yatır Dededen korkmasına da gerek yoktu. Aslında bu durum onu birazcık üzüyordu. Ne de olsa Yatır Dedeyle o kadar hukuku vardı.

    Hem artık kocaman kız olmuştu, ikinci sınıfa gidiyordu. Yatır Dede gelse korkmazdı. Belki O da Semiha’dan kaçar bu yeni evlerine gelirdi. Orada şimdi başka kişiler oturuyordu.  Acaba Yatır Dede oradaki çocukları da ziyaret ediyor mu? Diye düşünmeden edemiyor, bu düşüce bile on çileden çıkarıyordu.  Yatır Dedenin sadece ona ait olduğunu hissediyor, aslında öyle olmasını istiyordu. Yoksa yeni evlerinde onu rahat ettireceği en güzel köşeyi boş bırakır mıydı?

    Okulla arası fena değildi. Çabuk öğreniyor ama öğrendikleri kendine saklıyordu. Öğretmeni çok sert biriydi. Sorulara yanlış cevap verme korkusundan sessizce sıranın arkasına siniyordu. Aslında diğer sınıf arkadaşlarının durumu da Elif’ten pek parlak değildi. Öğretmenin sertliği bütün çocukları pusturmuştu. Okul bittiği zaman soluğu abisinin yanında alıyor birlikte eve dönüyorlardı.

    Günler neredeyse birbirinin aynısıydı. Bu yeni mahallelerinde arkadaşları yoktu. O hala eski evlerin eski komşularını özlüyordu. Abisi de artık Elif’le çok ilgilenmiyor kendi arkadaşlarının yanına gidiyordu. Yalnız kalmıştı Elif. Annesi sürekli dalgın, sürekli sinirliydi. 

  Ağzının içinde de olsa dışarı çıkmak istediğini söyledi ama annesi duymadı. O da işine böylesi geldiği için ses yapmadan merdivenlerden indi. Kapıyı usulca açıp, sessizce dışarı süzüldü. Abisinin bisikleti almadığını görünce sevine sevine binip eski mahallelerine doğru sürdü.

  Mahalleye varınca Hayriye ve Leyla’yı sokakta oynarken buldu.  Sanki aralarından hiç ayrılmamış gibiydi. Oyuna girip arkadaşları güle oynaya özleminin acısını çıkardı. Arada gayri ihtiyari gözleri eski evlerine takılıyordu.

  O gün babasından tokat yediği için çok ağlamıştı. Sabah annesi onu avluya dahi salmamış, eve kapatmıştı. Aslında yengesine bir şey söylememişti ama o gün amcası ve babası kavga etmişti. Ve sonra da hemen babası oradan taşınacaklarını söyledi. Elif o zaman büyük bir kabahat işlemese bile Semiha Yengesinin ona oyun oynadığını anladı. Maalesef büyüklerin oyunları can acıtıyordu. Semiha Yengesine karşı içinde bir öfke yeşermeye başladı. İlk kez birisi hakkında kötü düşünceler yerleşti minik kalbine. Oysa o güne kadar hep sevmeyi öğrenmişti Elif. Akşam olunca bisikletine atlayıp yeni evlerinin yolunu tuttu.

  Bu küflü dünyada paslanmadan kalmak imkânsızdı. Elif bunu büyünce öğrenecekti. Şimdi ise yüreğinde ilk defa duyduğu öfkesiyle, akşamın kızıllığın da kaybolmuştu masumiyeti. 

22 Ağustos 2020 Cumartesi

Ah Gülcihan!

 


Ah Gülcihan!

Bir deli tay gibi arzuları,

Kelebek kanadında hayalleri! 

Rüzgarın şarkı söylediği yerde kayboldu çığlıkları...


Ah Gülcihan! 

Sükûtün içinde ahları, 

Kimsesizlikle yıkandı günahları, 

Baharın solduğu yerde, 

Masal evinin kapandı kapıları...


Ah be Gülcihan,

Yüreğinde elvat acısı,

Kayıp ettikleriyle katlandı sancıları. 

Yetim kaldı gözlerindeki umutları, 

Yalnızlığın İç Çektiği yerde, yok oldu gitti duyguları!


    


14 Ağustos 2020 Cuma

Yalnızlığın İç Çekişi UMUT

Rüzgarın şarkı söylediği yerde kayboldu çığlıkları! 

  Masal evinin kapıları yüzüne kapanmıştı, Gülcihan artık gerçeklerle hayatta kalmak zorundaydı. Kayıp gidenlere değil, kayıp verdiklerine yanıyordu. Ne geçen zaman ne de geçip gidenler, bir evlat acısı yüreğinde diğerine sarılmasına izin vermiyordu.

  Elif gözlerinin önünde büyüyüp giderken o sadece kızını uzaktan seyrediyordu. Semiha’nın ortalığı karıştırmasının ardından iki yıl geçmişti. O olaydan sonra iki kardeş aynı avluda barınamamışlar apar topar şimdiki oturdukları evi bulup taşınmışlardı. Elif o günden sonra biraz suskunlaşmıştı sanki. Eski cıvıldaması kalmamıştı.

  Bir insanın içindeki deli dolu çocuğun zamana yenik düşmesinin ne demek olduğu bilirdi. Zamanın da içindeki bütün duygularını can çekişe çekişe kaybetmişti. 

  Yengesinin doğumuna çok az kaldığı için iyice çekilmez olmuştu. O da fırsatını bulur bulmaz kendini dışarıya atıyordu. O gün yine yengesinin keçileri gelince,  Gülcihan da ahırdaki keçileri otlatmaya yaylaya doğru çıktı. Dere kenarında hemen ayaklarından lastiklerini çoraplarını çıkarıp buz gibi suyun içinde girdi. Başını gökyüzüne kaldırıp tertemiz havayı ciğerlerine çekti. “Allah’ım yarattığın her şeyde ayrı  güzellik,var. Çok şükür verdiğin nimetlere “ dedi. 

  Son zamanlarda ne zaman su doldurmaya tarlaya çamaşıra gitse bir çift gözün onu takip ettiğini biliyordu.  Ağanın oğlu Hasan her solukta peşindeydi. Aslında bir tarafı bu durumdan gururlansa da daha çok korkuyordu. Köyde attığı her adıma bir kulp takan kahvehane ahalisinin gözleri üzerindeydi. Dedikodunun merkezi kahvehane, Dayısının da ikinci adresiydi. Eğer Yengesi ve Dayısı duyarsa evden atarlardı. Zaten bahane arıyorlardı. 

  Gülcihan keçilerin peşinde bunları düşünürken arkasından gelen çıtırtıyla irkildi. Korktuğunu başına geldiğini anladı. Yüreği sıkıştı karnına doğru yayılan hisle bacakları titremeye başladı. Arkasında Hasan'ı görünce kusmak istedi. 

 "Korkma benim" dedi Hasan. 

  Hemen toparlandı sağa döndü, sola döndü bir yere kaçmadı. Keçileri burada bırakmazdı. Burada tek başına Hasan'lada kalmazdı. Ne yapacağını bilemez bir halde alel acele yürümeye başladı. 

Kolundan yakalayan Hasan;

" Dur iki çift laf edelim hemen kaçma" dedi. 

" Bırak Allah aşkına bir gören olacak! " 

Kendine doğru çekiştirirken;

" Kimse görmez kız, aklımı başımdan aldın dur hele biraz" dedi.

  Kolunu Hasan'dan kurtaran Gülcihan koşmaya başladı. Az önce ellerini açıp şükür ettiği dereden dua ede ede geçti. Köye doğru dönerse kurtulurdu, elbet birileri ile karşılaşırdı. Dereden çıktığı anda arkasında bir kol beline dolandı. Tam çığlık atacakken Hasan eliyle ağzını kapattı. Sürükleyen sürükleye çalıların dibine kadar çekti. 

 Gülcihan çırpınsa da kaçamadı Hasan'dan, bağırdı da duyuramadı sesini kimselere... 

  Yalnızlığı yine tutmuştu yakasından işte! Üzerine yapışan kimsesizlikle kalktı yerden. Yalnızlığına iç çeke çeke silkeledi üzerindeki pislikleri. Her şey  bu kadar zor olmak zorunda mıydı? Bu kadar mı silikti yaşamdan? Üzerine çuvallanan zalimliğe çırpındıkça teslim olmak zorunda mıydı Gülcihan! 



6 Ağustos 2020 Perşembe

Yalnızlığın İç Çekişi UMUT

Balerina Sarı PASPAS... 


  Sevdiğinin acıttığı yerden gül mü bitermiş?
 Oysa Elif’in yanağında kocaman bir kızarıklık vardı. Belki daha sonra gül olur açardı. 
  Avluda sessizce oyun oynarken Yengesi onu eve çağırdı. İçini bir korku sardı, avluya bir şeyde dökmemişti ama  yengesi çağırınca kendini suçlu hissetti.  İçeriye davet edince  başı önde girip oturdu.  Önüne kocaman bir bardak limonata ve bir tabak dolusu kurabiye gelince şaşırdı. Önce tereddüt etti ama kısa bir zaman sonra ağzını suyunun akmasına mani olamadı ve bir tane kurabiyeyi ağzına attı. Arkasından buz gibi limonatayı içti. Nefisti. Düşündü de artık Cemile Yengesini özlemediğine karar verdi. Semiha Yengesi ona nefis kurabiyeler yapıyordu. Hızla kurabiyeleri ağzına tıktığını görünce Yengesi "yavaş ye, daha mutfakta var doyuncaya kadar yersin" dedi. Ağzı dolu olan Elif konuşamadı, gülümsemeye çalıştı. Yengesi önündeki boş tabağı alıp mutfaktan dolu tabakla geldi. Hemen bir kurabiyeyi aldı, yengesi elini tuttu " dur canım biraz konuşalım. Hepsi senin nasılsa yersin" deyince Elif elindeki kurabiyeyi bıraktı. Dikkatlice yengesine baktı. Acaba ne konuşacaklardı. 
" Komşu kızı Cevriye Abla Ahmet Abiyle yine kavga etti. Ahmet Abi, Cevriye Ablanın saçlarını yoldu. Cevriye Abla da tırnaklarıyla her yerini çizdi. dedi." Ne olacak bu çocukların hali, gürültüden mahallede huzur kalmıyor." diye hayıflandı." Sonra Fıkı Nene Nazmiye teyzenin horozunu kendi kümesine kapattı hatta yaramaz çocuklarıda şalvarının içine katıyormuş. Koskoca kadın çocukları şalvarına kapattıp ne yapacak ki? "  korkusundan sesinin titremesine engel olamadı. Rüyasında bazen kendini Fıkı nenenin şalvarının içinde görürdü. Kocaman karanlık bir boşluk hapsedilmiş çırpındıkça boşluk onu sıkıyprdu. Rüyasını da hatırlayınca irkildi. 
  Elif o saf kalbiyle Annesi ile Nafiye Teyzenin konuştuklarını Semiha Yengesine anlatıyordu. Yengesi eline bir kurabiye alıp   sözünü kesti. Kurabiyeyi Elif’e uzatırken;" Peki annele baban ne yapıyor? " diye sordu.
  Elif kurabiyenin ağzında dağılmasının keyfinin çıkarırken " İyiler " dedi.
 "Peki ne konuşuyorlar, benim ve Ahmet amcan hakkında konuşuyorlar mı? Diye sordu yengesi,
Elif, 
 " Şey evet"  dedi. "Bazen konuşuyorlar "dedi
Bir tane kurabiye alıp Elif’e yediren Semiha, 
 " Ne söylüyorlar bakayım " dedi.
 " Senin hakkında " dedi biraz düşündü. Annesi Semiha Yengesini sevmiyordu. Ama bunu ona söylerse Yengesi ona bir daha kurabiye vermeyebilirdi. O yüzden bu sırrı saklamayı tercih etti.
 " Senin hakkında konuşmadılar Amcamla ilgili konuştular" dedi. Yengesi biraz durdu
 " Hımm" dedi " peki amcanla ilgili ne söylediler" diye sordu.
 "Babam ona karının kuklası olmuş dedi. Bizim evde aradım ama kukla bulamadım. Sizin evde var mı kukla" dedi. Hırsla güldü 
  Semiha, elde ettiği zaferden mutluydu. Elif ise nefis kurabiyelerin tadını çıkarıyor ve yengesine annesi ile babasının konuştuklarını söylemediği için gururlu hissediyordu. Kurabiyeleri bittikten sonra yengesine teşekkür edip koşarak avluya çıktı. Abisi okuldan gelmişti. Hemen vakit kaybetmeden Hayriye ve Leyla'yı çağırdılar.  Mahalleden bir sürü çocuk toplanıp arka arka sıralanıp önce tren olup cufcufladılar. Sonra ellerini bir sağa bir sola sallayıp ayaklarını ritme uydurarak bir önde diğeri arkada " balerina sarı paspas, sarı paspas kara paspas" melodisi eşliğinde mahallede turladılar. 
Akşama kadar türlü oyunlar oynadılar. Elif en çok yedi kiremiti seviyordu. Gerçi onu çabuk vuruyorlar akşam ebesi de hep o oluyordu ama o halinden memnundu. Mutlu bir çocuktu.
  Eve girdiğinde babasının kıpkırmızı yüzü ve öfke dolu bakışları ile karşılaştı. Sessizce süzülmeye çalışırken kolundan tutan babası yanağına okkalı bir tokat attı. Ne olduğunu anlamamıştı, abisinin elinden tutup çekiştirmesi ile yukarıya çıktılar. Yatır Dedenin evinin olduğu odaya girdiler.
  Abisi; 
 "Belki Yatır Dede duyar da yanağını iyileştirir, siler gözyaşını" dedi. 
  Elif gözlerinden boşalan yaşları elinin tersiyle silerken " Ben ağlamıyorum Abi, kendi akıyor " dedi. 
Abisi kardeşini küçük kollarıyla sarıp sarmaladı. Küçük kızın  yanan yanağı değil, en sevdiği tarafından kırılan kalbi acıyordu! 

14 Mayıs 2020 Perşembe

Yalnızlığın İç Çekişi UMUT

 



Birde Dilsizsen! 

  Bazen yokluk sarar etrafını.  Sevgi yokluğu, şefkat yokluğu, anlayış yokluğu anlaşılmama yokluğu. O kadar yokluğun içinde varlığını bir türlü kanıtlayamazsın.  Kulaklar sana sağır, gözler sana kördür. Maddi yokluksa en kolayı, ama oda yokluk işte vicdanı susturan yokluk! 
 Zavallı Gülcihan bunca yokluğun arasında var olma savaşı veriyordu. Dayısı ve yengesinin hor gören bakışları altında eziliyor kendini işe veriyordu. Ogün yine çamaşır günüydü. Diğer kadınlarla bir oldu dereye gitti. Kadınlar onunla fazla konuşmazdı. Dul olduğu için sevmezlerdi.
” Kim bilir ne yaptı da kocası gitti, o çocuk meğer kocasından değilmiş. Allahtan öldü de kurtuldu yoksa kim bakacaktı bunu piçine”   Acımasızlığın bütün harfleri dedikodunun alfabesinde toplanmış yeni cümlelerle silahlanıp var gücüyle saldırıyordu. Hele birde dilsizsen suskunsan, hüküm belliydi. İntihara sebebiyete kadar varırdı işin sonu.
  Muhtarın karısı Hatice Hanım onun haline acır, zavallıyı elinden geldiğince korumaya çalışırdı.Kadınlar derede çamaşır yıkayadursun köyün kanı deli akan gençleri ve uçkurları düğüm tutmayan serserileri ağaçlıkların arasında kadınları, kızları izlerlerdi. İçlerinden köyün ileri gelenlerinden Mahmut ağanın oğlu Hasan da vardı. O da Gülcihan’ı süzüyordu.
Gülcihan her şeyden habersiz ateşi yakıp kazana su doldurdu. İçine beyazları atıp kaynamaya bıraktı. Diğer çamaşırları derenin kenarında ıslatarak tokaçla dövmeye başladı. Arada anlını terini silmek için soluklanıyor ağrıyan belini dinlendiriyordu. Kaynayan beyazları da elinde çitileye çitileye sakız gibi yaptı, güzelce duruladı. Çamaşırları bitiren Gülcihan muhtarın karısına yardıma gitti. Nasılsa onunla dönecekti. Birlik olup hallediverdiler. Gülcihan köylünün en ufak bir kıvılcımdan yangın çıkaracağını bildiği için muhtarın karısıyla gidip geliyordu.  Gülcihan’la Hatice Hanım birlikte derenin kenarında ayrıldı. Hatice Hanım, yengisini sordu.  “Halime nasıl, yüklü olunca pek nazlıdır şimdi.” Eskiden de pek sevmezdi Halime’yi, şimdi birde bu garibe eziyetini gördükçe hınç doluyordu ama elinden bir şey gelmiyordu.
 “İyi Hatice Abla, soranlara selamı var.”
 “Aman eksik kalsın onun selamı. Hala yatıyor mu o?”
 “ Bebeye bişey olmasından korkuyor herhal.”
 “Öyle yatarak olur mu, hepimiz çocuk doğurduk. Hareket berekettir. Ben ikinciyi tarlada doğurdum. Ah kaynanam rahmetli göbek bağını taşla kesiverdiydi. Şimdi sana daha çok yüklenir haspam.”
Sağlık ocağının oraya vardıklarında Hatice’nin aklına tokaç geldi sağına soluna çamaşırların üzerine baktı yok.
 “Kız ben tokaçı derede unuttum. Dur kimse almadan gidip alayım geleyim, sen git bekleme beni” dedi.
 “Ben bir koşu gider alırım Hatice abla” diye cevap verdi Gülcihan.
 “Yok şimdi geç kalırsan dayın bişey der, kavga ettirme beni onlarla, sen geç kızım ben alır giderim evime” dedi. 
  Hatice Gülcihan’ın yanından ayrılır ayrılmaz uzaktan onları takip ede bir çift göz gülümsedi.
Gülcihan güzel bir kadın değildi ama alımlıydı. Boyu uzundu, esmer tenli, hafif çekik kahverengi gözleri vardı. Üçgen bir yüze sahipti, çıkık elmacık kemikleri küçük bir burnu vardı. Neredeyse hiç dudağı yoktu. 
  Hasan'ın gözündeyse Gülcihan’ın bu kadar çekici olmasının sebebi dul olmasıydı. Yoksa köyde kız mı yoktu.
   Arkasından sessizce yaklaştı ve “ yardım edeyim, yükün ağırdır dedi.”
  Hasanın sesiyle irkilen Gülcihan, “gerek yok “ deyip adımlarını sıklaştırdı.
Hasan “ dur ya iki çift laf edelim “dediyse de, Gülcihan çoktan koşmaya başlamış Hasan’ı duymamıştı.
Korkudan evin önüne kadar koşan Gülcihan nefes nefese duvara dayandı. Nefesi normalleşince içeriye girdi.
  “Anne bizim evde kukla mı var? Nerede ?” Elif’ti bağıran. Soluk soluğa baktı kızının yüzene. Sanki Hasan biraz önce arkasındaydı, o bahçe duvarına yeni yaslanmıştı. Onu geçmişin içinden çıkran Elif’e sıkı sıkı sarılmak istedi. Bakışlarıyla, kokusunu içine çekip, saçlarını okşadı. Dili ise ona itaat etmeyerek söze ” kukla mukla yok." diye başladı." Bütün evi dağıtmışsın zaten. Nereden çıktı kukla? “ diyerek bitirdi... 

7 Mayıs 2020 Perşembe

Yalnızlığın İç Çekişi UMUT

Öpsene Yaramı Geçsin...
  Elif’in sol gözü şişmiş tamamen kapanmıştı. Abisi okuldan geldiğinde kardeşinin gözünü gördü ve çok üzüldü. Hemen kırmızı bisikletinin arkasına Elif’i atıp mahallede tur attırdı. Elif abisini sıkı sıkı tutup kafasını arkaya atmış kıkır kıkır gülüyordu. Abisiyle bu bisiklet turlarını çok seviyordu. Caddenin sonundan sağa  Ekrem Bakkalın olduğu sokağa döndüler.
  Ekrem Bakkal hemen evlerinin arka sokağında evinin altında küçük bir dükkandı. Ekrem  Amca dünya iyisi bir adamdı. Mahallenin bütün çocukları onu çok sever sayardı.  Oda çocukları severdi. Arada sokağın başında durur, gelip geçen çocuklara balon yada pamuklu şeker dağıtırdı.
  Dükkanda  ayak ayak üstüne atmış hemen yanında oturan manav Ali ile çay içip hasbihal ederken çocukları görünce hemen yüzü güldü. "Gelin çocuklar buyurun bakalım. " dedi. 
Elif bisiklette beklerken Abisi cebinden bozuk para çıkarıp Ekrem Bakkaldan iki tane  kırmızı horozlu şeker aldı. 
  Eve vardıklarında babası çoktan gelmiş  amcasının yanına gitmişti. Cem ve Elif hemen ellerini yıkadılar. Şekerlerini açıp merdivene oturarak yemeye başladılar. Elif abisine yatır dededen bahsetmişti. 
  "Korkulacak birşey yok abi, bana dile benden ne dilersen diye sordu, hem yumuş yumuş bir dedeydi."
  " Sen neden bu kadar korktun ya?" diye sordu Cem.
  " İlk görünce çok korktum ama bana zarar vermeyince korkmadım. Hem bak merdivende oturuyorum korksam oturur muyum hiç. Keşke bir sürü çikolata dileseydim. Tekrar gelir mi acaba? "Aslında tekrar gelmesi fikri onu çok korkutuyordu ama abisine çaktıramazdı.
  Abisi tebessüm ederek küçük kardeşinin saçlarını okşadı. Babası hışımla önlerinden geçince ikisi de anlaşmış gibi suspus oldu. Babaları belli ki çok sinirliydi.
  Gülcihan çocukları yemekten önce şeker yedikleri için payladı, sonra hemen sofrayı koydu. Hep birlikte  sessizlik içinde yemeklerini yediler. Babası sofrada konuşulmasına çok kızardı. Yemek kalkınca Elif’te  abisinin yanına oturmuş kitaplarına bakıyordu. Babası
  Amcasının yanından geldiğinden beri karının kuklası olmuş diye bağırıyordu. Elif önce şaşırdı sonra evde kukla araya başladı. İlk iş çaktırmadan babasının oturduğu somyanın altına bakmak oldu. Abisinin yanından apalayarak somyaya ulaştı, örtüyü kaldırıp sessizce altına süzüldü. Kukla falan yoktu, yine aynı geldiği yoldan çıktı ve direk kapıya ulaştı. Kapının kolunu usulca açtı bir yandan da homurdanan babasına bakıyordu. Tam kapıdan çıkarken annesiyle çarpıştı. Hemen yanından fırlayarak salona kaçtı. Annesi arkasında bağıradursun o karşı odaya geçip ışığı yakmıştı bile. Orada da bir somya vardı, hedefi oranın altıydı. Vakit geçirmeden eğilip altına baktı ama orada da çıkmadı. Sıra yüklüğe geldi, kapağını açıp yataklara yorganlara tutunarak en üstüne çıktı ama sonuç değişmedi. Tekrar aşağı nasıl ineceğini düşünürken dengesi bozulan yorganlar altında kayarak yer düştü. Elif için asansör görevi yapan yorganları öylece bırakıp annesi görmeden odandan çıktı. Arka odaya girip hızlıca yatağın altına baktı orada da yoktu. Merdivenin başında durup yukarı çıkma konusunda kendini yokladı. Ama Yatır Dede ne kadar tonton bir dede olsa da Elif hala korkuyordu. Hem zaten evde kukla yoktu olsa Elif oynardı. 
İyice uykusu gelince cesaretini toplayıp babasının yanına gitti. Babası başını kaldırıp Elife bakınca duyulur duyulmaz bir sesle" Babacım gözümü öper misin? Sabaha şişi geçsin." dedi. Babasının yüzündeki yumuşamayı, gözlerindeki öfkenin yerini şefkate bırakmasına şahit oldu. Kendiyle gurur duyan Elifçik, Babasına da gözünü öptürüp rahat bir uykuya daldı.

  Çocuklar uyuyunca karıkoca baş başa kaldı. Gülcihan çayları tazeledi. Eline işini almış kaş altından kendi kendine homurdanan kocasını izliyordu. Ahmet’in evinden geleli beri böyleydi. Ne olmuştu acaba? Sorsa olmazdı, zaten kocası anlatmazdı. Neyse iki kardeş arasında nasıl olsa kendileri hallederler dedi sustu.
  Sabah Elif uyanınca ilk işi ayna bulup bakmak oldu. Hayal kırıklığı içinde gözünün hala şiş olduğunu gördü. Belki de sadece babasının öpmesi yetmiyordu, annesinin de öpmesi lazımdı. Ya da bazı yaralar öpünce geçmiyordu.

3 Mayıs 2020 Pazar

Yalnızlığın İç Çekişi UMUT

SÜKÛT
   Elif’i ağlayan sesini duyunca “yine ne oldu acaba” diye söylendi. Sol gözünün kızardığını görünce arı soktuğunu anladı. Hemen acısını alsın diye çamur karıp sürdü. Çok yaramazdı Elif, daha birkaç gün önce erik ağacındaki bir tele karnından takılmış, çığlık çığlığa bağırmıştı. Koşarak kızını oradan kurtarmış, moraran karnını merhemle ovmuştu. Gün geçmiyor ki bu kız başını derde sokmasındı.
Gülcihan’ın kendi derdi kendine yetiyordu. Yeni eltisi Semiha pek fettan çıkmış, her şeye karışıyor her şeye laf ediyordu. Hiç bir şeyi beğenmiyordu. Zavallı Gülcihan’ı sessiz bulmuştu zağar. Oysa Gülcihan’ın susmasının tek sebebi ortalık karışmasın diyeydi.
   Elif avluya  kırıntı döküyormuş. Anası olarak avluyu niye süpürmemişmiş. Kafasında bin bir düşünce ile yeni eltisiyle çatışıyordu.
   “Al eline kendin süpür, evet benim kızım döküyor ama elif daha küçük, ne olur sanki süpürüverse? Hayır, güzellikle söyle bari. Alttan bakmalar, bıyık altı gülmeler.  Haspam küçük dağları o yaramış sanki” Anlaşılan yeni bir sınavın başındaydı.
   O sırada gözü Elife takıldı, oturmuş verdiği leblebileri tek tek ağzına atıyordu. Buncacığın döktüğünden ne olacaktı ki?
   Kocası gittikten sora ortada kalan Gülcihan dayısı ve yengensini evine sığındı.  Yaraları daha tazecik bir çare ne derdini anlatabildi ne de onların kendisiyle ne derdi var anlayabildi.
Sabah kalkar, kahvaltıyı hazır eder onlar yedikten sonra sofrayı kaldırır hemen bir iki zeytin ekmek atıştırır, bulaşıkları yıkardı. Evleri süpürüp siler öğlen yemeğini hazır ederdi. Öğleden sonra ya keçileri güder ya da tarlayı çapalardı. Ekim zamanı eker, hasat zamanı biçerdi. İkindi üzeri hemen akşam yemeğine koyulur, bitince yengesine kahve pişirir, kahvehaneden gelen dayısının ayaklarını yıkar kururular ve sofrayı kurardı. Haftada bir gün kazanı kaynatır çamaşır yıkardı. Ekmek bittikçe tandırı yakar, hem ekmek açar hem pişirirdi. 
   Zavallı durup nefes almaya bile vakit bulamazdı. Aslında iyi oluyordu onun için, durduğu anda evlat acısını ciğerlerinde hissediyor, nefesi kesiliyordu. Allah kimseye evlat acısı vermesindi. Her şeye katlanıyor ama o boğazında ki düğüme, yüreğindeki yüküne, ciğerlerindeki yangına dayanamıyordu.
Bazen boğazına kadar gelen acıyla, bağıra bağıra ağlayarak derdini anlatmak istiyordu. Sonra dayısının yengesini davranışlarını düşününce vazgeçiyordu. Ne gerek vardı öyle acı dolu cümleler kurmaya? Elemden kederden bahsetmeye ne gerek vardı? Gözlerinde görünmüyor muydu içinin karanlığı. En iyisi sükût etmekti yine!
   Dayısı Gülcihan’ı başına kalmış dul kadın olarak görüyor, uğursuz sayıyordu. Yengesi külfet olduğunu düşünüyordu. Bir boğaz bir boğazdı.  Onlar rızık verenin Allah olduğunu unutmuşlar yetim öksüz hakkı gözetmeksiniz garibanın acısını hiçe sayıyorlardı.
  Gülcihan geçmişin acısı ile bir ah çekti.
  ” Yaşanılan hiç bir şey geçmişte kalmıyor maalesef. Yapılan şeyler, söylenen sözler, hor gören gözler insanın içini aynı yerden defalarca kanatırken,  yıllar sonra denilen keşke bir işe yaramıyor. Vicdan öyle bir kitap ki okuyan herkesin elinde kalıyor!” diye düşündü. Kendi sesiyle irkildi.  Bunu yüksek sesle mi söylemişti?
  Gözleri gayri ihtiyari küçük kızının gözüne takıldı. Sol gözü şişmişti yavrunun.
   “Anne bu gözüm görmüyor, çok acıyor ” dedi.
  Gülcihan o an kızına sarılıp o gözlerini defalarca öperek geçecek demek istedi ama ağzından “yaramazlığın sonu bu olur “sözleri döküldü.

1 Mayıs 2020 Cuma

Bir şiir molası



Ey benim Vaham;
Ey benim Şarkım;
Bülbülüm.
Ey benim Garbım;
Gülüm.
Sergüzeştim.
Meddahım, seninle çağlarım.
Seninle coşar, yalnız sana ağlarım.
Seyyahım, her yol sana çıkar
Her yolculukta sana göç eylerim,
Bu ucube dünyada sensiz müşkülüm,
Evveliyetim sen,
Ebediyetim sen,
Bu fani acize merhamet eylesen…
Asudem:
Ezeli mecnunum,
Hilkatte sana muhtacım.
Sonsuz müsamanla,
Tenezzülünle,
Mütemadiyen bahtiyarım.
Maamafih; senden mahrumum.
Ey benim;
Gazabım, ezelim, akıbetim, hazzım, şarabım,
Asudem, vaham, zaafım…
Sensiz bu dünya denen kumpanyada,
Gafil bir umacıyım.
Tevekkül içinde yalnız sana
Sığınırım…

29 Nisan 2020 Çarşamba

Yalnızlığın İç Çekişi UMUT


Arı Vız Vız VIZ…

  Dışarıda hava güneşliydi ama biraz sabahın serinliği vardı. Sokak bomboş in cin top oynuyordu. Elifçik sağına baktı soluna baktı sokağın yalnızlığı içine işledi. Yan taraftaki boş arsaya gitti. Önce Nazmiye Teyze horozu salmış mı baktı. Tavukların bile içeride olduğunu anlayınca sevinsin mi üzülsün mü bilemedi.

  Bahçe dışında yolun kenarında bir tane erik ağacı vardı. Elif Oraya oturup evine yemek taşıyan karıncalara yardım etmeye başladı.

  Bahçenin içerisi tam bir top sahasıydı.  Bomboş arsa çocukların vazgeçilmez oyun alanıydı. Sağında sıra sıra pelit ağaçları vardı. Yanında kendi evleri, solunda Nazmiye teyzenin evi, arka tarafta sık sık kavak ağaçlarının olduğu başka bir bahçe vardı. Mahalleli burada toplanır, hemen oracıkta ateş yakılır, çay demlenirdi. Evden kimse boş gelmez, kısırlar yapılır, kekler dökülür, börekler açılır pelit ağacını gölgesine kilim serilir otururlardı. Hem sohbet edilir, hem yenilir içilir hemde el işi örürülürdü. Kimi fiskos, kimi havlu kenarı, kimi örgü yelek örerdi. Kanser diye bir yelek modeli vardı hakikaten insanı kanser ederdi. Çocuklar ise futbol, yakar top, istop ve envai çeşit oyun oynarlardı. Hele hıdrellezde bir de pelit ağacına kocaman salıncak kurarlar büyük küçük herkesi sırayla sallarlardı. Elif o kocaman salıncağı hayatı boyunca unutmadı. Ağaç dallarının arasında bulutlara ulaşıyormuş gibi hissediyordu.

  Akşam eve giderken akşam ebesi de genelde Elif oluyordu. O da sabredip evde gece yatıncaya kadar bekleyip abisini ebeliyordu.

  Önünde ağır yükünün altında ezilerek giden karıncayı eline aldı, tam yuvasının üzerine koymak üzereyken karınca elini ısırdı. Gayri ihtiyari karıncayı elinden bıraktı, yuvasının üzerine düşen karınca koşar adımlarlar diğer yöne gitmeye başladı. O sırada bir tane arı vızıldayarak kafasının üzerinden geçti. Karıncanın ısırmasıyla canı acıdığı için, arının sokmasında korkan Elifçik ayağa kalkıp arıyla amansız bir savaşa girdi. Ama galiba arıyı kızdırdı. Vızıldama sesleri giderek arttı. Nerde olduğunu göremediği arıyı sesini takip ederek aradı. Bulamayınca ellerini sağa sola sallayarak arka arka gitmeye başladı. Ayağı takılıp arkasına döndüğü anda gözünün orada bir acı hisseti. Ve avazı çıktığı kadar ağlamaya başladı. Arı onu gözünden sokmuştu. Sessizce çıktığı eve koşarak girdi. 

  Annesi gözüne çamur sürdü, eline de leblebi verdi. Elifçik hem ağladı hem leblebisini yedi. Şimdi yengesi olsa ona limonata ve yumurta verirdi. Garip hala burnunun direği sızlamıyordu. Ama gözü çok acıyordu.